bionluk







     Ana Sayfa
     Abdurrahim Karakoç
     Abdülvahap Kocaman
     Ahmet Haşim
     Ali Yaşar
     Arif Nihat Asya
     Âşık Veysel
     Bahaettin Karakoç
     Barış Manço
     Cemal Safi
     Dadaloğlu
     Eğlenceli Şiirler
     Efkan Doğan
     Hacı Gürhan
     İbrahim Hakkı
     İbrahim Sadri
     İbrahim Tenekeci
     Köroğlu
     Mehmet Akif
     Mehmet Güneş
     Muhsin Yazıcıoğlu
     Mustafa Özçelik
     Necip Fazıl
     Nedim
     Niyazi Yıldırım
     Nurullah Genç
     Safet Kuramaz
     Serdar Tuncer
     Seyranî
     Sezai Karakoç
     Seyid Nesimi
     Ümit Yaşar
     Yahya Kemal
     Yakup Ziya Genç
     Yavuz B. Bakiler
     Yemen Türküsü
     Yunus Emre
     Zap Suyu
     Ziyaretçi Defteri
     Dilaver Selvi



karabudak - Arif Nihat Asya


BAYRAK


Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,

Işık ışık, dalga dalga bayrağım!

Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.



Sana benim gözümle bakmayanın

Mezarını kazacağım.

Seni selâmlamadan uçan kuşun

Yuvasını bozacağım.



Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...

Gölgende bana da, bana da yer ver.

Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar:

Yurda ay yıldızının ışığı yeter.



Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün

Kızıllığında ısındık;

Dağlardan çöllere düştüğümüz gün

Gölgene sığındık.



Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;

Barışın güvercini, savaşın kartalı

Yüksek yerlerde açan çiçeğim.

Senin altında doğdum.

Senin altında öleceğim.



Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:

Yeryüzünde yer beğen!

Nereye dikilmek istersen,

Söyle, seni oraya dikeyim!




Arif Nihat ASYA
Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor



FETİH MARŞI



Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek



Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın ?

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!



Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden....

Senin de destanını okuyalım ezberden...

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...



Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!



Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...

Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ?

Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini



Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!



Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.

Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.

Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!



Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın

Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!



Delikanlım, işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan !

Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ....



Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!



Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin !

Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!

Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...



Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın?

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!

Arif Nihat ASYA


NAAT



Seccaden kumlardı...

Devirlerden, diyarlardan

Gelip göklerde buluşan

Ezanların vardı!


Mescit mü’min, minber mü’min...

Taşardı kubbelerden Tekbîr,

Dolardı kubbelere “âmin!”


Ve mübarek geceler, dualarımız,

Geri gelmeyen dualardı...

Geceler ki pırıl pırıl,

Kandillerin yanardı.


Kapına gelenler, yâ Muhammed

-Uzaktan, yakından-

Mü’min döndüler kapından!


Besmele, ekmeğimizin bereketiydi,

İki dünyada aziz ümmet;

Muhammed ümmetiydi.


Konsun –yine- pervazlara güvercinler,

“Hû hû”lara karışsın âminler...

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!


Şimdi seni ananlar,

Anıyor ağlar gibi...

Ey yetimler yetimi,

Ey garipler garibi;

Düşkünlerin kanadıydın,

Yoksulların sahibi...

Nerde kaldın ey Resûl,

Nerde kaldın ey Nebi?



Günler, ne günlerdi, yâ Muhammed,

Çağlar ne çağlardı:

Daha dünyaya gelmeden

Mü’minlerin vardı...

Ve bir gün ki gaflet

Çöller kadardı,

Halîme’nin kucağında

Abdullah’ın yetimi

Âmine’nin emaneti ağlardı.

Hatice’nin goncası,

Aişe’nin gülüydün.

Ümmetinin gözbebeği

Göklerin resûlüydün...


Elçi geldin, elçiler gönderdin...

Ruhunu Allah’a,

Elini ümmetine verdin.

Beşiğin, yurdun, yuvan

Mekke’de bunalırsan

Medine’ye göçerdin.

Biz bu dünyadan nereye

Göçelim, yâ Muhammed?


Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor...

Diller, sayfalar, satırlar

“Ebu Leheb öldü” diyorlar.

Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed

Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor!


Neler duydu şu dünyada

Mevlidine hayran kulaklarımız;

Ne adlar ezberledi, ey Nebî,

Adına alışkın dudaklarımız!


Artık, yolunu bilmiyor;

Artık, yolunu unuttu

Ayaklarımız!

Kâbe’ne siyahlar

Yakışmamıştır, yâ Muhammed

Bugünkü kadar!


Hased gururla savaşta;

Gurur, Kafdağı’nda derebeyi...

Onu da yaralarlar kanadından,

Gelse bir şefkat meleği...

İyiliğin türbesine

Türbedâr oldu iyi.


Vicdanlar sakat

Çıkmadan yarına,

İyilikler getir, güzellikler getir

Âdem oğullarına!


Şu gördüğün duvarlar ki

Kimi Tâif’tir, kimi Hayber’dir...

Fethedemedik, yâ Muhammed,

Senelerdir.


Ne doğruluk, ne doğru;

Ne iyilik, ne iyi...

Bahçende en güzel dal,

Unuttu yemiş vermeyi...

Günahın kursağında

Haramların peteği!



Bayram yaptı yapanlar;

Semâve’yi boşaltıp

Sâve’yi dolduranlar...

Atını hendeklerden -bir atlayışta-

Aşırdı aşıranlar...

Ağlasın Yesrib,

Ağlasın Selman’lar!


Gözleri perdeleyen toprak,

Yüzlere serptiğin topraktı...

Yere dökülmeyecekti, ey Nebî,

Yabanların gözünde kalacaktı!


Konsun -yine- pervazlara güvercinler,

“Hû hû”lara karışsın âminler...

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!


Ne oldu, ey bulut,

Gölgelediğin başlar?

Hatırında mı, ey yol,

Bir aziz yolcuyla

Aşarak dağlar, taşlar,

Kafile kafile, kervan kervan

Şimale giden yoldaşlar!


Uçsuz bucaksız çöllerde,

Yine, izler gelenlerin,

Yollar gideceklerindir.



Şu tekbir getiren mağara,

Örümceklerin değil;

Peygamberlerindir, meleklerindir...

Örümcek ne havada,

Ne suda, ne yerdeydi;

Hakkı göremeyen

Gözlerdeydi!


Şu kuytu cinlerin mi;

Perilerin yurdu mu?

Şu yuva -ki, bilinmez-

Kuşları Hüdhüd müdür,

güvercin mi, kumru mu?

Kuşlarını, bir sabah,

Medine’ye uçurdu mu?


Ey Abvâ’da yatan ölü,

Bahçende açtı dünyanın

En güzel gülü;

Hâtıran, uyusun çöllerin

Ilık kumlarıyla örtülü!


Dinleyene, hâlâ,

Çöller ses verir;

“Yaleyl!” susar,

Uğultular gelir.

Mersiye okur Uhud,

Kaside söyler Bedir.

Sen de bir hac günü,

Başta Muhammed, yanında Ebû Bekir;

Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü

Destan yap, ey şehir!



Ebû Bekir’de nûr, Osman’da nûrlar...

Kureyş uluları, karşılarında

Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;

Ali’nin önünde kapılar açılır,

Ali’nin önünde eğilir surlar,

Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de

Hakk’ın yiğitleri, şehîd olurlar...

Bir mutlu günde ki ölüm tatlıydı,

Yerde kalmazdı ruh... Kanatlıydı.


Konsun –yine- pervazlara güvercinler

“Hû hû”lara karışsın âminler.

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!


Vicdanlar, sakat çıkmadan,

Yâ Muhammed, yarına;

İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

Âdem oğullarına!


Yüreklerden taşsın

Yine, imanlar!

Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;

Evliyâ, okusun Kur’ân’lar!

Ve Kur’ân-ı göz nûruyla çoğaltsın

Kayışzâde Osman’lar

Na’tını Galip yazsın,

Mevlid’ini Süleyman’lar!

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin Sinan’lar!

Çarpılsın, hakikat niyetine

Cenaze namazı kıldıranlar!



Gel, ey Muhammed, bahardır...

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır...

Hacdan döner gibi gel;

Mi’râc’dan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!


Bulutlar kanat, rüzgâr kanat;

Hızır kanad, Cibril kanad;

Nisan kanad, bahar kanad;

Âyetlerini ezber bilen

Yapraklar kanad...

Açılsın göklerin kapıları,

Açılsın perdeler, kat kat!

Çöllere dökülsün yıldızlar;

Dizilsin yollarına

Yetimler, günahsızlar!

Çöl gecelerinden, yanık

Türküler yapan kızlar

Sancağını saçlarıyla dokusun;

Bilâl-i Habeşî sustuysa

Ezânlarını Dâvûd okusun!


Konsun –yine- pervazlara güvercinler,

“Hû hû”lara karışsın âminler...

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!


  Arif Nihat Asya


* * * * *


 

DUÂ

Biz, kısık sesleriz... Minareleri,

Sen, ezansız bırakma, Allah'ım!

Ya çağır şurda bal yapanlarını,

Ya kovansız bırakma, Allah'ım!

Mahyasızdır minareler... Göğü de

Kehkeşansız bırakma Allah'ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

Müslümansız bırakma, Allah'ım!

Bize güç ver... Cihâd meydanını,

Pehlivansız bırakma Allah'ım!

Kahraman bekleyen yığınlarını,

Kahramansız bırakma, Allah'ım!

Bilelim hasma, karşı koymasını;

Bizi cansız bırakma, Allah'ım!

Yarının yollarında yılları da,

Ramazansız bırakma, Allah'ım!

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,

Ya çobansız bırakma, Allah'ım!

Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız

Ve vatansız bırakma, Allah'ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,

Müslümansız bırakma, Allah'ım!

Arif Nihat Asya


=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

*www.efgan.net *Okul Gelişimi *Eğitim Projeleri *Türk Oyunları *Sufiler Komplo Teorisyeni *OGYE *Etik Kulübü *Hak Er Taburu *Okullarımızda Uygulanan Örnek Faaliyetler ...